İnsan Neden Bu Kadar Görülmeye İhtiyaç Duyar?
Görülmek yalnızca fark edilmek değildir; “Sen varsın ve senin varlığın benim için anlamlı.” mesajını almaktır. “İnsan ne yaparsa yapsın kendisinin sevilebilir olduğunu kanıtlayamaz; bunu ancak bir ötekinin gözünden görebilir.”

“İnsan neden bu kadar görülmeye ihtiyaç duyar?”
Bu sorunun cevabı belki de yaşamın en başında, dünyaya gözümüzü açtığımız ilk anda saklıdır.
Melanie Klein’a göre doğum, insanın ilk travmatik deneyimidir. İnsan dünyaya eksik ve aciz gelir. Hayata gözümüzü açtığımız ilk yer ailedir. Doğduğumuz andan itibaren kendimizi bilmediğimiz, tanımadığımız ve anlamlandıramadığımız bir dünyanın içinde buluruz.
Diğer birçok canlı doğduğu anda yaşamını sürdürebilecek içgüdüsel donanıma sahiptir. Bir tay düşünün doğar doğmaz ayağa kalkabilir; birçok hayvan annesini ve beslenme biçimini içgüdüsel olarak bulabilir. İnsan ise böyle değildir. İnsan yavrusu, yaşamını sürdürebilmek için bütünüyle bir başkasına ihtiyaç duyar.
Bu nedenle insan, yaşamının en başından itibaren ilişkiler içinde var olur. Kendini, dünyayı ve diğer insanları bir başkasının varlığı aracılığıyla tanımaya başlar. İlk ilişki deneyimimiz ailemizdir ve benliğimizin ilk izleri de bu ilişkinin içinde şekillenir.
İnsan yaşamı boyunca birçok ilişki kurar. Ancak bütün bu ilişkilerin ortak bir yönü vardır: Kendimizi anlamlandırmak için bir ötekinin varlığına ihtiyaç duyarız. Çünkü insan, kendisiyle ilgili ilk tasviri tek başına oluşturamaz.
İnsan İlişkiler İçinde Var Olur
Nesne ilişkileri kuramı, benliğin erken ilişkiler içinde şekillendiğini vurgular. Daha sonra Winnicott’un da ifade ettiği gibi çocuk, bakım verenin bakışında kendisini tanımaya başlar. “Ben kimim?” sorusunun ilk cevabı, bakım veren kişinin ona nasıl baktığında gizlidir. Bu yüzden bir bebek için annenin gözündeki imaj son derece kıymetlidir.
Çocuk, bakım vereninin yüzünde kendisini görür.
Buradaki ‘görmek’ fiziksel görünüşten çok psikolojik anlamdadır.
Yani;
Anne bebeğin ihtiyaçlarını fark ediyor,
Duygularını anlıyor ve yansıtıyorsa,
Bebek annenin gözünde,
“Ben varım,değerliyim ve anlaşılabiliyorum.”
“İhtiyaçlarım önemseniyor.” deneyimini yaşar.
Ya da tam tersine;
“Beni gören yok,yeterince iyi değilim.”
“Fazla yük oluyorum.”
İşte benlik algısının ilk taşları bu ilişkilerin içinde döşenmeye başlar.
Bu süreçte çocuk, kendilik algısını bakım verenin yansıtması üzerinden oluşturur.
Görülmek Neden Bu Kadar Önemlidir?
Hepimiz görülmek isteriz.
Anlaşılmak isteriz.
Birinin bize gerçekten tanıklık etmesini isteriz.
Çünkü görülmek, yalnızca fark edilmek değildir. Görülmek, duygularımızın, ihtiyaçlarımızın ve varlığımızın onaylanmasıdır.
Bebek ağladığında yalnızca acıktığını söylemez. Aynı zamanda “Buradayım.” der.
İhtiyaçları fark edilip karşılandığında ise dünyaya dair çok önemli bir öğrenme geliştirir:
“Dünya güvenli bir yer olabilir.”
“Ben yardım isteyebilirim.”
“Ben önemseniyorum.”
Bu deneyimler zamanla kişinin iç güven duygusunun temelini oluşturur.
Belirsizlik En Çok Kendimizle İlgili Olduğunda Zorlayıcıdır
Çocuklukta bakım veren bazen ulaşılabilir bazen de duygusal olarak uzak olduğunda çocuk bu belirsizliği anlamlandırmaya çalışır.
Çocukların düşünme biçimi oldukça benmerkezcidir. Bu nedenle yaşadığı olumsuzluğu çoğu zaman kendisiyle açıklar:
“Annem bugün bana bakmadıysa demek ki bende bir eksiklik var.”
Aslında sorun çoğu zaman çocuğun kendisi değildir. Ancak çocuk bunu ayırt edecek bilişsel olgunluğa henüz sahip olamaz.
Yıllar sonra bu deneyimler; düşük özsaygı, yoğun onay ihtiyacı, terk edilme korkusu ya da değersizlik hisleri olarak karşımıza çıkabilir.
Kendimizi Tek Başımıza İnşa Edebilir miyiz?
Son yıllarda sıkça duyduğumuz “Kendini sev.”, “Kimseye ihtiyaç duyma.” gibi söylemler ilk bakışta güçlendirici görünse de insan doğasını tam olarak yansıtmayabilir.
Çünkü insan ilişkisel bir varlıktır.
Benlik bir ilişkinin içinde oluştuğu gibi çoğu zaman yine bir ilişkinin içinde gelişir ve dönüşür.
Bu nedenle psikolojik destek almak seans odasında kişinin ilk kez gerçekten görüldüğü, duyulduğu ve yargılanmadan kabul edildiği güvenli bir ilişki deneyimini tekrar deneyimleyerek öğrendiği yerdir.
Bazen yıllardır taşıdığımız “Ben sevilmeye layık değilim.” inancı, tek bir cümleyle değil; aylar süren güvenli bir ilişkinin içinde yavaş yavaş değişmeye başlar.
Kendini Sevmek Ne Demektir?
Kendini sevmek, her sabah aynaya bakıp olumlu cümleler söylemek değildir.
Gerçek kendilik sevgisi; kişinin yalnızca güçlü yönlerini değil, kırılganlıklarını, korkularını, eksik hissettiği taraflarını da görebilmesi ve bunlarla birlikte yaşamayı öğrenebilmesidir.
İnsan kendisini olduğu gibi kabul etmeyi çoğu zaman önce başka bir insanın kabul edici bakışında deneyimler.
İşte bu nedenle bebek ağlar.
Yalnızca acıktığı için değil; ihtiyaçlarının görülmesini, anlaşılmasını ve karşılanmasını ister. Eğer bakım verenle kurduğu bağ yeterince güvenli olmazsa çocuk zamanla ihtiyaçlarının karşılanmayacağına inanmaya başlar. İç dengesi burada sarsılır ve dış dünyayla kuracağı ilişkilerin temeli de bu deneyimlerin üzerine inşa edilir.
Aslında iz bırakmak istememizin nedeni de budur. Başkalarının hayatına dokunmak, bir etki bırakmak ve hatırlanmak isteriz. İhtiyaçlarımız görüldüğünde, duygularımız anlaşıldığında ve anlamlı bulunduğunda varlığımızın onaylandığını hissederiz. Görülmek yalnızca fark edilmek değildir; “Sen varsın ve senin varlığın benim için anlamlı.” mesajını almaktır.
“İnsan ne yaparsa yapsın kendisinin sevilebilir olduğunu kanıtlayamaz; bunu ancak bir ötekinin gözünden görebilir.”
İyileşme, Yeni Bir İlişkisel Deneyimle Başlayabilir
Geçmişimizi değiştiremeyiz. Ancak geçmişin bugün üzerimizde bıraktığı izleri anlamak ve onlarla kurduğumuz ilişkiyi dönüştürmek mümkündür.
Seans odası, yalnızca sorunların konuşulduğu bir alan değildir. Aynı zamanda kişinin duygularına güvenle yaklaşabildiği, yargılanmadan görülebildiği ve kendisini yeniden anlamlandırabildiği bir ilişki deneyimidir.
Eğer bu yazıyı okurken kendi yaşamınızdan izler bulduysanız, bunun tek başına taşınması gereken bir yük olmadığını bilmenizi isterim.
Son söz
Belki de yaşamımız boyunca peşinden koştuğumuz şey başarı, mükemmellik ya da kusursuzluk değildir.
Belki de en derindeki ihtiyaç, birinin gözlerinde güvenle var olabilmektir.
Çünkü insan, kendisini en çok bir başka insanın bakışında tanımaya başlar.
Ve bazen iyileşmek; ilk kez gerçekten görüldüğünü hissetmektir.
