Psikolog Olma Yolculuğum: İnsan Ruhuna Yaklaşmayı Öğrenmek
Psikolog olma yolculuğumda bana ışık olanlara ithafen.

Bazı yollar insanın önüne bir anda açılmaz.
Sessizce yaklaşır. Önce bir merak olarak gelir, sonra bir anlam arayışına dönüşür. Bazen de insan, fark etmeden hayatı boyunca aynı sorunun peşinden yürür. Bugün bende bu sorunun peşinden yürümüş bir psikolog olarak hem mesleki hemde insani bir yerden kendi yolculuğumu sizlerle paylaşmak istedim.
“Bir insanın hayatına, nasıl dokunabilirim?”
Sanırım benim psikolojiyle kurduğum bağ da tam olarak bu soruyla başladı.
İnsan davranışlarını anlamaya çalışmaktan çok, insanın iç dünyasına yaklaşabilmek, bir duygunun neden yıllarca taşındığını, bazı sessizliklerin neden bu kadar ağır geldiğini, insanın neden bazen kendinden bile uzaklaştığını merak ediyordum.
Psikolog olmak benim için biraz da kendi ruhumun kırılgan taraflarına yaklaşmayı göze almakla başladı. Zamanla yalnızca başkalarının hikâyelerine değil, kendi iç dünyama da daha dürüst bakabilmeyi öğrendim.
Jeffrey A. Kottler , Terapist Olmak Üzerine adlı kitabında terapist olmanın çoğu zaman insanın kendi yaşam deneyimleriyle de şekillendiğini söyler. Bu cümleyi ilk okuduğumda uzun süre düşünmüştüm. Çünkü gerçekten de insan bazen bu mesleği yalnızca “bilmek” için değil; anlamak, hissetmek ve temas kurabilmek için seçiyor.
Psikoloji eğitimi boyunca öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu oldu:
İnsan, sandığımızdan çok daha karmaşık, çok daha derin ve çok daha biricik.
Hiçbir hikâye birbirinin aynısı değil.
Aynı duyguyu yaşayan iki insan bile onu bambaşka şekillerde taşıyabiliyor.
Belki de bu yüzden seans odası benim için hiçbir zaman yalnızca bir “çalışma alanı” olmadı. Seans odası; insanın yargılanmadan var olabildiği, bazen ilk kez gerçekten duyulduğunu hissettiği güvenli bir alandı. Çünkü çoğu zaman insanlar çözümlerden önce anlaşılmaya ihtiyaç duyuyor.
Bazen bir danışanın yaşadığı dönüşüm yalnızca doğru tekniklerle değil, kurulan güvenli ilişkiyle mümkün oluyor. Terapötik ilişki dediğimiz şey tam da burada anlam kazanıyor. Bir insanın yalnızca duygularıyla değil, sessizlikleriyle de karşılanabilmesi… Kendini savunmadan anlatabildiği bir yerde yavaş yavaş dönüşmeye başlaması…
Bu yolculuk bana yalnızca mesleki bilgi kazandırmadı.
Her davranışın altında bir ihtiyaç, her öfkenin altında bir kırgınlık, her geri çekilişin altında korunmaya çalışan bir taraf olabileceğini görmeyi öğretti.
Elbette bu yol her zaman kolay değildi.
Bu yolculukta zaman zaman kendi iç sesimle de karşılaştım. Yetersizlikle, sorguyla, bazen de tükenmişlikle… Ama bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki insanın kendine sorduğu zor sorular, bazen onu en çok büyüten şey oluyor. Bu sorular beni bu meslekte daha etik, daha dikkatli ve daha özenli biri olmaya yaklaştırdı.
Çünkü iyi bir psikolog olmak yalnızca bilgiyle ilgili değil; etik kalabilmekle, insanı gerçekten görebilmekle ve her danışanın dünyasına kendi penceresinden yaklaşabilmekle ilgili. Psikolog olmayı seçmek benim için yalnızca bir meslek seçimi değildi. Bu, insan ruhunun kırılmış parçalarına bakmaya cesaret etmekti. Sadece başkalarının hikâyelerine değil, kendi içimde taşıdığım sessizliklere de yaklaşabilmekti.
Çünkü zamanla şunu anladım:
İnsan, bir başkasının yarasına gerçekten temas edebilmek için önce kendi kırılganlığını tanımak zorunda.
Ben bu yola insan ruhuna dokunmanın, bazen en karanlık yerde bile bir ışık aramanın ne demek olduğunu anlayabilmek için çıktım.
Ve yol boyunca şunu gördüm:
Bir başkasının yarasına eşlik edebilmek için insan önce yaranın dilini öğreniyor.
Peki insan yaranın dilini nasıl öğrenir?
Bazen kendi sessizliklerinden geçerek…
Bazen tanık olduğu hikâyelerden…
Bazen de hayatın omuzlarına bıraktığı ağırlıklardan…
Psikoloji eğitimi bana yalnızca akademik bilgi sunmadı; bana insanı yeniden okumayı öğretti. Her insanın biricik olduğunu, aynı yara gibi görünen deneyimlerin bile herkesin içinde farklı anlamlar taşıdığını gösterdi.
Bu meslek bana insan ruhunun ne kadar kırılabilir olduğunu gösterdiği kadar, ne kadar güçlü olabileceğini de gösterdi. Çalışmalar yaptığım kurumlarda, psikiyatri servislerinde, sosyal hizmet alanlarında ve birbirinden farklı yaşam öykülerinin tam ortasında şunu daha derinden hissettim:
Her insan, görünenden çok daha fazlasını taşır. Ve bazen en güçlü görünenler, en derin yaralarıyla yaşamayı öğrenenlerdir. İnsan bazen en çok dağıldığı yerden yeniden kurulur. Ve bazen o yeniden kuruluş, dışarıdan büyük bir başarı gibi görünmez; yalnızca hayatta kalmaya devam etmek gibi görünür.
Belki de bu yüzden psikolog olmak benim için “bilen kişi” olmak değil; öğrenmeye devam eden kişi olmak demek. Her danışanda yeniden insanı görmek, her hikâyede yeni bir pencere açmak, her sessizlikte başka bir anlam duymak…
Bu yazıyı biraz da psikoloji öğrencilerine ve meslektaşlarıma ithafen yazmak istedim.
Eğer bu yolda bazen kendi yaralarınız ağır geliyorsa, bundan utanmayın. Çünkü bizi yalnızca eğitimimiz değil; insan kalabilme gücümüz de iyileştirici kılar. Kendi karanlığını tanıyan biri, başkasının karanlığından daha az korkar.
Eğer şu an hayatınızda kendinizi kaybolmuş, sıkışmış ya da anlaşılmamış hissediyorsanız, bilin ki insan bazen tam da o durduğu yerden kendine yaklaşmaya başlıyor. Kendini tanımak her zaman kolay değil; ama insanın kendi hikâyesine dürüstçe bakabilmesi, iyileşmenin en güçlü başlangıçlarından biri olabiliyor.
Psikolog olma yolculuğuma başladığım gün, kendi hikâyemi websitemde kaleme alabileceğimi hayal bile edemezdim. Ama bazı yollar, ne kadar zor olursa olsun, insanı gitmek istediği yere ulaştırıyor. Yeter ki yürümeye devam etsin.
Ben de bu yolculukta varmış sayılmam çünkü bazen mesele sadece yolu gidebilmektir..
Ben bu yolda hâlâ yürüyor ve çabalamaya devam ediyorum… Her yeni hikâyede insan ruhuna dair başka bir şey görüyor, her terapötik ilişkide yeniden şunu hatırlıyorum:
İnsan, anlaşılabildiği yerde değişmeye başlıyor.
Carl Jung’un söylediği gibi:
“Her yaralı bir şifacıdır.”
Çünkü bazı insanlar acıyı yalnızca taşımakla kalmaz; onu anlayışa dönüştürür. Bazıları kırıldığı yerden sertleşmez, derinleşir. Ve bazıları, kendi yarasının içinden geçerken başkalarının yolunu da daha şefkatli bir şekilde aydınlatmayı öğrenir.
Ben hâlâ öğreniyorum.
Hâlâ büyüyorum.
Hâlâ insan ruhunun o karmaşık, kırılgan, dirençli doğasına hayran kalıyorum.
Ve biliyorum…
Bu yol, yalnızca bir meslek değil.
Bu yol, insanın kendi yarasından geçerek başka bir insana “yalnız değilsin” diyebilme yoludur.
10 Mayıs Psikologlar Günü vesilesiyle bu yazıyı psikoloji öğrencilerine, meslektaşlarıma ve kendi yolculuğunda olan danışanlarıma ithafen bırakmak istedim.
Bu yolda bana ışık olan ve eşlik eden herkese minnettarım. Umarım bir yerlerde sizin yolunuza da küçük bir ışık olur, sevgilerimle…
